Sosyal medyayı açıyorsun ve karşına selfie seli çıkıyor. Sabah kahvesiyle çekilmiş olanı var, spor salonundan sonra kızarmış yüzle pozlar var, akşam dışarı çıkmadan önce mükemmel makyajlı olanlar var. Belki o kişi de sensin. Sorun yok, kimse seni yargılamıyor. Tam tersine, açık açık konuşalım: Bu masum gibi görünen alışkanlığın arkasında hayal bile edemeyeceğin kadar derin bir psikolojik dünya gizleniyor. Kim olduğumuz, ne istediğimiz ve neye ihtiyaç duyduğumuz hakkında çok şey anlatıyor bu davranış.
Gerçek şu ki selfie sadece bir fotoğraf değil. Sessiz bir çığlık, şifreli bir mesaj, dünyaya bir şeyler söyleme çabası. Ve bilim bu konuyu ciddiye almaya başladı, hem de çok ciddi bir şekilde.
Selfie Bir Hastalığa Dönüştüğünde: Selfitis Dünyasına Hoş Geldiniz
Evet, yanlış okumadın: selfitis. Şaka değil. 2018 yılında Nottingham Trent Üniversitesi ve Hindistan’daki Thiagarajar Yönetim Okulu’ndan araştırmacılar bu fenomeni ölçmek için gerçek bir davranışsal ölçek geliştirdi. Selfitis Davranış Ölçeği olarak bilinen bu çalışma ciddi bilimsel dergilerde yayımlandı bile.
Araştırmacılar üç yoğunluk seviyesi belirledi. Sınırda düzeyi var: günde en az üç selfie çekiyorsun ama hepsini paylaşmıyorsun. Sonra akut düzey geliyor: günde altıdan fazla selfie çekip bunları paylaşma konusunda zorlayıcı bir ihtiyaç hissediyorsun. Ve son olarak kronik seviye, yani son boss: günde ondan fazla selfie ve hemen paylaşma konusunda kontrolsüz bir istek. Kumar makinesine bağımlılık gibi ama yüzünle.
Bunun palavra olduğunu düşünmeden önce şunu bil: Bu araştırmanın arkasında yüzlerce kişi üzerinde yapılmış, ciddi istatistiksel analizlerle desteklenmiş akademik bir çalışma var. Amaç? Bazı insanların neden kendi fotoğraflarını çekmekten vazgeçemediklerini anlamak.
Fotoğraf Çekmekten Vazgeçememenin Gerçek Nedenleri
Peki birini sosyal medyayı kendi görüntüsüyle doldurmaya iten şey tam olarak ne? Aynı araştırmacılar katılımcılara doğrudan sorular sordu ve cevaplar oldukça aydınlatıcıydı. Çoğu açıkça itiraf etti: “Selfie paylaştığımda kendimi daha popüler hissediyorum” ya da “Özgüvenimi artırmak için selfie çekiyorum”.
İşte kritik nokta: Selfie ego için hafif bir uyuşturucu gibi çalışıyor. Paylaş tuşuna basıyorsun, birkaç dakika bekliyorsun ve sonra bam: beğeniler geliyor. Her bildirim beyinde küçük bir dopamin patlaması yaratıyor, bu da kendini iyi hissetmeni sağlayan kimyasal madde. Telefonu sürekli kontrol etmeni ya da dizi izlemeyi bırakamama durumunu yaratan aynı mekanizma bu.
Problem? Bu his geçici. Her doz gibi hızlıca kayboluyor. Bir sonraki seferde aynı etkiyi almak için daha fazlasına ihtiyacın oluyor: daha iyi bir selfie, daha çok düşünülmüş bir poz, daha zeki bir açıklama. Mükemmel bir kısır döngü.
Erving Goffman’ın Dijital Tiyatrosu
1950’lerde Erving Goffman adında dahi bir sosyolog bugün kehanet gibi görünen bir kitap yazdı: “Günlük Yaşamda Benliğin Sunumu”. Fikri şuydu: Hepimiz günlük hayatta bir rol oynuyoruz. Sahne üzerindeki aktörler gibi izleyiciye göre kendimizin farklı versiyonlarını gösteriyoruz.
Şimdi Goffman’ı Instagram karşısında hayal et: sevinçten deliye dönerdi. Sosyal medya bu temsil için mükemmel sahne haline geldi. Bir selfie paylaştığında gerçekte olduğun gibi kendini göstermiyorsun. İdeal versiyonunu gösteriyorsun, olmak istediğin kişiyi: doğru ışık, en iyi açı, yirmi yedi denemeden sonraki en doğal gülümseme.
Bu mutlaka kötü bir şey değil. Hepimiz böyle yapıyoruz, çevrimiçi ve çevrimdışı. Fark şu: Sosyal medyada bu performans yükseltilmiş, kalıcı ve yüzlerce kişinin yargısı altında. Sorun gerçek benliğinle Instagram benliğiniz arasındaki uçurum çok büyüdüğünde başlıyor. İşte o zaman belalar başlıyor.
Bedenin Paradoksu: Ne Kadar Gösterirsen O Kadar Az Kabul Ediyorsun
İşler burada ilginç, yani rahatsız edici anlamda ilginç olmaya başlıyor. 2015’te araştırmacılar Cohen ve Blaszczynski, Addiction dergisinde yayımlanan bir çalışmada kişi ne kadar fazla selfie paylaşırsa kendi bedeninden o kadar az memnun olduğunu ortaya çıkardı.
Dur, ne? Saçma geliyor değil mi? Sürekli kendi fotoğrafını çekiyorsan kendini beğeniyor olman gerekir. Ama hayır. 129 üniversite öğrencisi üzerinde yapılan çalışma, selfie’lerini düzenlemek için daha fazla zaman harcayanların aynı zamanda beden memnuniyetsizliğinin de daha yüksek olduğunu gösterdi.
Mantık sapkın ama mükemmel: Her selfie paylaştığında dünyayı seni yargılamaya davet ediyorsun. Yüzlerce, belki binlerce göz o fotoğrafı inceliyor. Kimse bir şey söylemese bile sessizlik daha da sağır edici olabiliyor. Bu sürekli değerlendirme süreci seni kendi hakkında aşırı eleştirel yapıyor. Her küçük kusuru, her kusursuzluk eksikliğini fark etmeye başlıyorsun. “Burnum hep böyle miydi?” ya da “Belki daha fazla filtre kullanmalıyım” diye sormaya başlıyorsun.
Günde yüzlerce kez aynaya bakmak gibi ama ayna herkesin önünde ve seni beğeniler ve yorumlarla yargılıyor. Birçok uzmanın sosyal medyanın yoğun kullanımını özellikle gençler arasında beden imajıyla ilgili bozuklukların artışıyla ilişkilendirmesi tesadüf değil.
Kibrin Coğrafyası: Yaşadığın Yer Kaç Selfie Paylaştığını Etkiliyor
Hazırlan çünkü bu gerçekten büyüleyici. 2019’da bir grup araştırmacı prestijli PNAS dergisinde, Ulusal Bilimler Akademisi Bildirileri’nde bir çalışma yayımladı. Amerika Birleşik Devletleri’nin farklı bölgelerinden gelen Instagram’daki milyonlarca gönderiyi analiz ederek bir kalıp aradılar.
Ve tahmin et ne oldu? Buldular. Ekonomik eşitsizliğin daha yüksek olduğu bölgelerde kadınlar önemli ölçüde daha fazla selfie paylaşıyor. Bu izole bir vaka ya da istatistiksel bir hata değil: Fenomen tekrarlanabilir ve net.
Açıklama? Zenginler ve fakirler arasındaki uçurumun büyük olduğu toplumlarda fiziksel görünüş daha da değerli bir sosyal para birimi haline geliyor. Rekabet etmenin, sosyal merdivendeki yerinizi yükseltmenin, fark edilmenin bir yolu. Ekonomik fırsatlar sınırlı olduğunda güzellik ve çekicilik kullanılacak varlıklar haline geliyor.
Yani sürekli selfie paylaşan birini gördüğünde sadece bireysel bir davranış görmüyorsun. O kişinin maruz kaldığı sosyal, ekonomik ve kültürel baskıların sonucunu görüyorsun. Gerçek zamanlı uygulamalı sosyoloji bu.
Erkekler ve Kadınlar: İki Dünya, İki Motivasyon
Erkeklerin ve kadınların aynı nedenlerle selfie paylaştığını düşünüyorsan yanılıyorsun. 2014’te Personality and Individual Differences dergisinde yayımlanan bir çalışma selfie davranışındaki cinsiyet farklılıklarını inceledi.
Erkekler için araştırma narsisistik kişilik özellikleriyle güçlü bir korelasyon buldu. “Kendini çok seven biri” anlamında narsisizmden değil, belirli özelliklerden bahsediyoruz: sürekli hayranlık ihtiyacı, empati eksikliği, üstünlük duygusu. Erkek selfie’leri genellikle şunu söylüyor: “Bakın ne kadar havalı, başarılı, çekiciyim”.
Kadınlar için tablo daha karmaşık ve çok katmanlı. Fiziksel görünüş üzerindeki sosyal baskı var, hala erkeklerden çok daha güçlü. Sosyal kabul ihtiyacı ve grupla bağlantı kurma ihtiyacı var. Az önce gördüğümüz sosyoekonomik faktörler var. Her şey birbirine karışarak katmanlı ve birbirine bağlı motivasyonlar yaratıyor.
Ama dikkat: Bunlar istatistiksel eğilimler, evrensel kararlar değil. Her insan farklı ve bireysel motivasyonlar büyük ölçüde değişebilir. Ancak grup kalıpları var ve anlamlılar.
Sessiz Çığlık: Yalnızlık ve Görülme İhtiyacı
Şimdi meselenin duygusal kalbine geliyoruz. 2017’de Computers in Human Behavior dergisinde yayımlanan bir çalışma selfie paylaşma sıklığını yalnızlık hisleri ve fark edilme ihtiyacıyla ilişkilendirdi.
İnternette dolaşan şu cümleyi düşün: “Fotoğraf yoksa olmamıştır”. Şaka gibi görünüyor ama derin ve biraz rahatsız edici bir gerçeği gizliyor. Dijital çağda var olmak görünür olmak demek. Paylaşmazsan görünmezsin. Görünmezsen gerçekten var mısın?
Selfie böylece varoluşsal bir çığlığa dönüşüyor: “Buradayım, varım, görüyor musunuz?”. Gerçek hayatta zayıf sosyal bağları olan, çevrimdışı dünyada yeterince değer görmediğini hisseden, yalnız hisseden insanlar için sosyal medya görünürlük elde etmenin garantili bir yolunu sunuyor.
Paylaşılan her selfie bir varoluş kanıtı. Alınan her beğeni bir onay: “Seni gördük, önemlisin”. Aynı anda hem dokunaklı hem de üzücü çünkü insanın bağlantı ve tanınma ihtiyacının ne kadar derin olduğunu ortaya koyuyor.
Tüm Selfie’ler Eşit Değil: Normal ile Sorunlu Arasındaki İnce Çizgi
Her selfie’nin psikolojik bir sorunun işareti olduğunu düşünmeden önce bir duralım. Öyle değil. Selfitis’i araştıran bilim insanları açık oldu: Selfie çekmek özellikle düşük özgüveni olan insanlar için olumlu etkilere sahip olabilir.
Kendini iyi hissettiğin bir anı yakalamak, kendini yaratıcı bir şekilde ifade etmek, deneyimleri arkadaşlar ve aileyle paylaşmak: Bunların hepsi tamamen normal ve sağlıklı. Selfie olumlu öz onaylama aracı olabilir.
Sorun kontrolü kaybettiğinde başlıyor. Yeterli beğeni almayan bir selfie gününü mahvettiğinde. Mükemmel açıyı bulmak için saatler harcadığında. Ruh halin tamamen çevrimiçi tepkilere bağlı olduğunda. Özgüvenin dijital onayın rehinesi haline geldiğinde.
Selfitis ölçeği tam olarak bunu tanımlıyor: Eğlence amaçlı kullanımdan zorlayıcı kullanıma geçiş. Günde onlarca selfie çektiğini fark ediyorsan, bu davranış iş, okul ya da gerçek ilişkilerle müdahale ediyorsa, bir anın tadını fotoğraflamadan çıkaramıyorsan: Belki dur ve düşün.
Selfie’lerin Senin Hakkında Ne Söylediği: Kendine Sorman Gereken Sorular
Selfie’lerinin gerçekten ne anlama geldiğini anlamak istiyorsan kendine şu dürüst soruları sor. Bunlar yargılar değil, öz farkındalık araçları:
- Bu selfie’yi neden şimdi paylaşıyorum? Önemli bir anı mı paylaşıyorum yoksa kendimi kötü hissettiğim için onay mı arıyorum?
- Gönderi iyi gitmediğinde nasıl hissediyorum? Az beğeni beni kötü hissettiriyorsa özgüvenim dış onaya fazla bağlı
- Her gün selfie’lere ne kadar zaman ayırıyorum? Saatler ise belki o zaman başka yerlere daha iyi yatırım yapılabilir
- Anı mı yaşıyorum yoksa sadece belgeliyor muyum? Fotoğrafa deneyimden daha fazla odaklanıyorsan önemli bir şeyi kaybediyorsun
- Gerçekte kimi gösteriyorum? Çevrimiçi ve gerçek benliğin arasında uçurum varsa muhtemelen duygusal bir bedel ödüyorsun
Selfie Evet mi Hayır mı
“Sürekli selfie paylaşmak ne anlama geliyor” sorusunun cevabı basit ya da tek değil. Kişiye, bağlama, derin motivasyonlara göre binlerce farklı şey anlamına gelebilir.
Biri için kendini ifade etmenin sağlıklı bir yolu. Diğerleri için sosyal olarak rekabet etme stratejisi. Bazıları için duygusal boşlukları doldurma yolu. Ve çoğu zaman bunların hepsinin bir karışımı.
Bilimsel araştırma bize şunu söylüyor: Bu görünüşte yüzeysel davranışın arkasında derin psikolojik mekanizmalar gizleniyor: onay ihtiyacı, kimlik inşası, özgüven yönetimi, sosyal bağlantı arayışı. Küçük şeyler değil bunlar.
Anahtar farkındalık. Selfie’ler seni mutlu ediyorsa ve hayatını kontrol etmiyorsa harika. Ama özgüveninin beğeni sayısının bir fonksiyonu haline geldiğini, hayatı yaşamaktan çok belgelemeye zaman harcadığını, kişisel değerinin çevrimiçi yabancıların onayına bağlı olduğunu fark ediyorsan: Belki akıllı telefonla ve sosyal medyanın dijital aynasıyla ilişkini yeniden düşünme zamanı.
Bunu her zaman hatırla: En önemli onay kendine verdiğin onay. Gerçek aynada, filtre olmadan, rötuş olmadan, hesaplanmış açılar olmadan gördüğün o kişi: O kişiyi beğenmen ve ona saygı duyman gerekiyor. Geri kalanı sadece dijital gürültü.
Bir dahaki sefere selfie çekmek için telefonu kaldırdığında bir saniye dur. Neden yaptığını sor kendine. Doğru ya da yanlış bir cevap yok ama en azından farkında olursun. Ve farkındalık bugünün aşırı bağlı ve aşırı fotoğraflanan dünyasında zaten küçük bir kişisel devrim.
İçerik Listesi
