Psikolojiye göre biri sürekli aynı hikayeyi tekrar ediyorsa bu ne anlama gelir?

Hepimizin hayatında mutlaka vardır: aynı hikâyeyi sürekli anlatan o kişi. İlk duyduğunuzda belki güldünüz, ikincisinde kibarca gülümseyip geçtiniz ama artık başladığı anda içinizden “Yine mi?” diye geçiriyorsunuz. Peki ya bu görünüşte can sıkıcı davranışın arkasında çok daha derin ve ilginç bir şeyler olduğunu söylesem? Psikoloji bilimi bize gösteriyor ki insanlar aynı hikâyeyi tekrar tekrar anlattığında, bu sadece unutkanlık ya da sosyal beceri eksikliği değil. Aslında devasa bir psikolojik mekanizma işliyor ve bunu anlamak, o kişiye bakışınızı tamamen değiştirebilir.

Konuya zihinsel şemalarden başlayalım. Psikolojide “şema” denen güçlü bir kavram var. Bunlar çocuklukta oluşan ve yetişkin hayatımızı sessizce yönlendiren derin inanç sistemleri. Beş yaşındayken her hata yaptığınızda sert eleştiriler aldığınızı düşünün. O küçük beyninizde bir şema oluşur: “Yeterince iyi değilim”. Bu şema 18’e bastığınızda büyülü bir şekilde kaybolmaz, aksine bir uçağın otomatik pilotu gibi sessizce çalışmaya devam eder. Psikolog Jeffrey Youngun geliştirdiği Şema Terapi bize şunu gösteriyor: bu şemalar sürekli kendilerini doğrulamaya çalışır. Beyniniz her ne pahasına olursa olsun haklı çıkmak ister gibidir.

Mesela “hep görmezden gelinirim” şeması olan birinin beyni, görmezden gelindiği her durumu fark etmek için alarm modunda çalışır. Ve sonra ne yapar? O hikâyeyi anlatır. Tekrar, tekrar ve yine tekrar. İş arkadaşınız patron toplantıda onu dikkate almadığında yaşadığı o anı bininci kez anlatırken, aslında onlarca yıl önce oluşmuş bir görünmezlik şemasını yeniden işliyor. Her anlatışında beyni şunu sorgular: “Gerçekten görünmez müyüm? Bir değerim var mı?”

İşin çılgın tarafı, bu şemalar sadece dünyayı yorumlamamızı etkilemekle kalmaz, bizi onları doğrulayacak durumlara da iter. Kendinizi şanssız hissettiğinizde etrafınızda mucizevi bir şekilde her türlü aksilik çoğalır gibi görünür. Bu kara büyü değil, beyninizin sizi inancınızı doğrulayan şeylere doğru bilinçsizce yönlendirmesi. Bu otodoğrulama mekanizması psikoloji literatüründe geniş şekilde belgelenmiş. Uyumsuz şemalara sahip insanlar aynı ilişkisel ve duygusal dinamikleri yeniden yaratma eğilimindeler ve aynı hikâyeyi anlatmak, bu sonsuz döngüyü işlemenin bir yolu haline gelir.

Karşılanmamış Duygusal İhtiyaçlar: Kalp Hâlâ Bir Şeyler İstiyor

Şimdi daha da dokunaklı bir noktaya gelelim: John Bowlby’nin bağlanma kuramı. Modern psikolojinin temel taşlarından biri olan bu kuram, çocukken hepimizin temel duygusal ihtiyaçları olduğunu söyler: sevilmek, güvende hissetmek, ilgilenilmek, görülmek ve onaylanmak. Peki bu ihtiyaçlar karşılanmazsa ne olur? Havaya uçup gitmezler. Orada, pusuda beklerler ve nihayet tanınmayı beklerler. İşte asıl sürpriz burası: tekrarlanan hikâyeler, tam da bu karşılanmamış ihtiyaçların kendilerini duyurma çabası olabilir.

Eski sevgilisinin ihanetini sürekli anlatan arkadaşınızı düşünün. Muhtemelen sadece acı bir anıyı yeniden yaşamıyor. Çok daha büyük ihtimalle, dinlenme, onaylanma ve “Evet, başına gelen önemli. Sen önemlisin” diye duyma gibi derin bir ihtiyacı ifade ediyor. Bağlanma kuramı üzerine yapılan araştırmalar, güvensiz bağlanma stiline sahip kişilerin – yani çocukken bakım verenlerle istikrarlı bir bağ kurmamış olanların – yetişkinlikte duygusal onay aramaya daha ısrarlı olduğunu gösteriyor. Tekrarlanan hikâye bir çeşit duygusal SOS’a dönüşür: “Beni gerçekten dinliyor musun? Senin için bir anlamı var mıyım?”

Burada neredeyse trajik bir paradoks var. Kişi hikâyeyi her anlattığında bilinçdışı olarak “bu sefer farklı olacak” diye umut eder. Bu sefer dinleyen tam olarak doğru kelimeleri söyleyecek, o çocukluk boşluğunu dolduracak onayı verecek. Ama tabii ki bu asla olmaz çünkü o boşluk ancak daha derin bir psikolojik çalışmayla doldurulabilir, kafedeki sıradan bir sohbetle değil. Bu yüzden kişi anlatmaya, aramaya, fark edilmezse yıllarca sürebilecek bir döngüde devam eder.

Beyin ve Nöral Yollar: Tekrarın Sinirbilimi

Şimdi biraz sinirbilimci şapkasını takalım. Beynimiz muhteşem bir makine ama çok özel özellikleri var. Bunlardan biri şemaları ve alışkanlıkları neredeyse takıntılı derecede sevmesi. Sinirbilimdeki Hebb kuralı şöyle özetlenebilir: birlikte ateşlenen nöronlar birlikte bağlanır. Basitçe söylemek gerekirse, bir şeyi ne kadar çok yaparsanız, beyniniz için o kadar otomatik ve kolay hale gelir. Bisiklet sürmeyi öğrenmenin başta çok zor, sonra nefes almak kadar doğal olması bu yüzdendir.

Aynı şey düşünceler ve anlatılar için de geçerli. Bir hikâyeyi ilk anlattığınızda beyniniz bir dizi sinirsel bağlantı kurar. İkinci anlatışta bu bağlantılar güçlenir. Onuncuda artık o bağlantılar nöral otoyollara dönüşmüştür, beynin otomatik olarak kayıp gittiği öylesine çok kullanılmış yollar. Dahası, duygusal olarak yüklü hikâyeler – amigdalayı ve hipokampüsü aktive edenler – çok daha derin izler bırakır. Beyin sanki “Bu hikâye önemli, her zaman hazırda tutalım” der.

Ama en büyüleyici kısım şu: beyin bu hikâyeleri rastgele tekrarlamıyor. Bellek pekiştirme üzerine yapılan çalışmalar gösteriyor ki çözümlenmemiş duygusal bir deneyimi tekrarladığımızda, beyin onu işlemeye, anlamlandırmaya, “arşivlemeye” çalışıyor ki artık o kadar zihinsel enerji harcamasın. Tıpkı bilgisayarınızın bozuk bir dosyayı işlemeye çalışması gibi. Tekrar tekrar dener, sonunda başarma umuduyla. Sorun şu ki, doğru araçlar olmadan – etkili bir terapi gibi – beyin bu döngüde yıllarca takılı kalabilir.

Ruminasyon: Beyin Sonsuza Kadar Çiğner

Şimdi muhtemelen fazlasıyla tanıdık bir olgudan bahsedelim: ruminasyon. Terim biyolojiden gelir ama psikolojide aynı problemler üzerine takıntılı şekilde düşünmeye, bir çözüme asla varmadan tekrar tekrar kafayı takmaya verilen isimdir. Psikolog Susan Nolen-Hoeksema kariyerini ruminasyon çalışmalarına adamış ve bunu olumsuz duygulara ve bunların olası anlamlarına tekrarlayan pasif odaklanma olarak tanımlamıştır. Pratikte, beyninizin bir düşünceye kilitlenip bir türlü kurtulamamasıdır.

Tekrarlanan hikâyeler genellikle içsel ruminasyonun dışsal tezahürüdür. Kafanızın içinde o travmatik olay üzerine sürekli kafa yoruyorsanız, er ya da geç onu başkalarına da tekrar tekrar anlatmaya başlarsınız. Sanki ruminasyon süreci iç kaptaşıp sohbetlere dökülür. Araştırmalar ruminasyonun aslında başarısız bir problem çözme girişimi olduğunu gösteriyor. Beyin düşünür: “Bunu düşünmeye devam edersem eninde sonunda çözümü bulurum.” Ama sorun şu ki ruminasyon doğası gereği döngüsel ve verimsizdir. Bir yere gittiğinizi düşünerek koşu bandında yürümek gibi.

Sürekli aynı hikâyeyi anlatmak sizce neyin işareti?
İlgi arayışı
Duygusal ihtiyaç
Çocukluk travması
Beyin alışkanlığı
Farkında değil

Ruminasyonun normal zihinsel süreçten klinik semptomlara dönüştüğü bir nokta var. Depresyon ya da anksiyete bozukluklarıyla ilişkilendiğinde o kadar yoğunlaşabilir ki yaşam kalitesini ciddi şekilde bozar. Bu durumlarda tekrarlanan hikâyeler artık sadece iletişimsel bir tik değil, profesyonel müdahale gerektiren daha derin bir sıkıntının işaretidir. İyi haber şu: bu ruminatif döngüleri kırmak için özel olarak tasarlanmış terapiler var. EMDR gibi teknikler, travmatik anıları yeniden işlemeye ve bu zihinsel döngüleri çözmeye yardımcı olur ve etkinliği bilimsel çalışmalarla kanıtlanmıştır.

Sadece Dikkat Arayışı Değil (Ya da En Azından O Kadar Basit Değil)

Dürüst olalım: bazen insanlar aynı hikâyeyi dikkat çekmek için anlatırlar. Ama genellikle gözden kaçan nokta şu: dikkat arayışı bileşeni olsa bile, bu nadiren birincil motivasyondur. Sosyal ve bilişsel psikoloji araştırmaları, dikkat ihtiyacının neredeyse her zaman daha derin duygusal ihtiyaçlara göre ikincil olduğunu gösterir. Başka bir deyişle, kişi “Herkes bana baksın” diye düşünmüyor. Bilinçdışı olarak “Onaylanmaya ihtiyacım var. Başıma gelenin önemli olduğuna dair doğrulamaya ihtiyacım var. Başkalarıyla bağlantı kurmaya ihtiyacım var” diye düşünüyor.

Büyük başarısının hikâyesini sürekli anlatan biri mutlaka övünmüyor demek değildir. Muhtemelen kendini hiçbir zaman yeterli hissetmediği bir dünyada kendi değerine dair onay arıyordur. Aynı iş şikâyetini tekrarlayan biri sizi sıkmaya çalışmıyor, kendini çaresiz hissettiren bir durumda duygusal destek arıyordur. Bu bakış açısı her şeyi değiştirir. Yargılama yerine (“Ne kadar sıkıcı, sadece ilgi istiyor”) empatiyle görebiliriz: “Bu kişinin karşılanmamış bir duygusal ihtiyacı var.”

Ne Zaman Gerçekten Endişelenmeli

Aynı hikâyeyi tekrar anlatmanın genellikle normal ve anlaşılabilir olduğunu belirledik. Peki ne zaman gerçek bir sorun haline gelir? Profesyonel yardım arama zamanının geldiğini gösteren uyarı işaretleri şunlar:

  • Yaşam kalitesi bozulduğunda: Ruminasyon ve tekrarlayan anlatılar iş, ilişkiler, uyku ya da günlük aktivitelere müdahale edecek kadar istilacı hale geliyorsa normal işleme sürecinin ötesine geçilmiş demektir.
  • İlişkiler ciddi şekilde zarar gördüğünde: Sevdikleriniz uzaklaşmaya başlıyorsa, arkadaşlıklar bu yüzden bozuluyorsa, davranış işlevsel sınırı aşmış demektir.
  • Obsesif ve kontrol edilemez hale geldiğinde: Kişi o hikâyeyi anlatmadan edemediğini hissediyorsa, sürekli düşünüyorsa ve paylaşamazsa artan bir kaygı yaşıyorsa, obsesif kompulsif bozukluk alanına girilmiş olabilir.
  • Travma belirtileri olduğunda: Tekrarlanan hikâyeler geri dönüşler, kabuslar, belirli yerlerden kaçınma, aşırı tetikte olma gibi belirtilerle geliyorsa travma sonrası stres bozukluğuyla karşı karşıya olunabilir.

Bu durumlarda Şema Terapi, bilişsel davranışçı terapi veya EMDR gibi kanıta dayalı terapiler muazzam fark yaratabilir. Bu yaklaşımların etkinliği sayısız bilimsel çalışmayla doğrulanmıştır.

Empatiyle Nasıl Dinlenir (Ve Akıl Sağlığınız Nasıl Korunur)

Peki tüm bunları öğrendikten sonra, biri yine o hikâyeye başladığında ne yapacaksınız? Empati ile öz bakımı dengeleyen birkaç pratik strateji: Öncelikle zihinsel perspektifinizi değiştirin. “Yine mi?” yerine “Tamam, burada bu kişinin işlemeye çalıştığı çözülmemiş bir şey var” diye düşünün. Bu basit zihinsel kayma duygusal tepkinizi tamamen dönüştürebilir.

İkincisi, yüzeyin altında ne olduğunu anlamak için aktif dinleme yapın. Genellikle önemli olan hikâyenin kendisi değil, taşıdığı duygudur. O duyguları yansıtın: “O durumda gerçekten incinmiş gibi görünüyorsun” ya da “Bunun senin için çok önemli bir an olduğunu anlıyorum.” Üçüncüsü, gerektiğinde nazikçe sınırlar koyun. Empati şehitlik anlamına gelmez. Gerçekten sınırınızdaysanız, şöyle diyebilirsiniz: “Bu durumun senin için ne kadar zor olduğunu biliyorum. Belki bunu işlemene gerçekten yardım edebilecek biriyle konuşmak faydalı olabilir?”

Ya Tekrarlayan Kişi Senseniz?

Sürpriz: belki bu makaleyi okurken aynı hikâyeyi sürekli anlatan kişinin SİZ olduğunuzu fark ettiniz. Öncelikle nefes alın. Bu bir trajedi değil ve farkındalık zaten çözümün yarısıdır. Kendinize şunu sorun: bu hikâyede çözümlenmemiş ne var? Hangi duyguyu işlemeye çalışıyorum? Öfke mi, üzüntü mü, adaletsizlik hissi mi, onaylanma ihtiyacı mı? Merkezdeki duyguyu belirlemek gerçekten işlemenin ilk adımıdır.

Sonra şunu sorun: bu hikâyeyi anlatmak bana ne veriyor? Sonrasında daha iyi mi hissediyorum, yoksa aynı duygusal durumda ya da daha kötü mü buluyorum kendimi? Tekrar rahatlama getirmiyorsa, o deneyimi işlemek için farklı bir yaklaşıma ihtiyacınız olduğunun açık işaretidir. Geçmişten bir kalıp olup olmadığını araştırın. Sürekli anlattığınız o sinir bozucu iş durumu çocukluk aile dinamiklerini mi yansıtıyor? Anlatılarınızda tekrarlayan o romantik hayal kırıklığı bir ebeveynle olan ilk bağlanmanızı mı yansıtıyor? Bu bağlantılar aydınlatıcı olabilir.

Ve en önemlisi kendinize karşı nazik olun. Hikâyeleri tekrarlamak kişisel bir başarısızlık ya da karakter kusuru değil. Beyniniz sahip olduğu araçlarla elinden gelenin en iyisini yapıyor. Bir döngüde takılı kaldığınızı fark ederseniz, bir terapistle konuşmayı ciddiyetle düşünün. Yardım istemek zayıflık değil, duygusal zekâdır. Birisi aynı hikâyeyi tekrar tekrar anlattığında, arkasında çocuklukta oluşan zihinsel şemalar, hiç karşılanmamış duygusal ihtiyaçlar, beyinde derin kazılmış nöral otoyollar ve sistemde sıkışmış kalmış deneyimleri işleme çabaları vardır. Bu tembellik, aptallık ya da çoğu durumda basit dikkat arayışı bile değildir. İnsan beyninin programlandığı şeyi yapmaya çalışmasıdır: deneyimlere anlam vermek, bağlantı aramak, iyileşme bulmak. Bu anlayış bize bir süper güç verir: derin empati. Can sıkıcı davranışın ötesini görüp kendisinden büyük bir şeyle mücadele eden insanı tanımamızı sağlar. Belki de bir dahaki sefere biri “O zamanı hatırlıyor musun” diye başladığında içinizden geçirmek yerine, “Tamam, bakalım bana gerçekte ne anlatmaya çalışıyor” diye düşünebilirsiniz. Çünkü sonuçta hepimiz biraz içimizde ya da dışımızda anlatmaya devam ettiğimiz bir hikâyede takılı kalmışız. Bunu başkalarında tanımak, aynı zamanda kendimizde de bunu kabul etme lütfunu vermek demektir. Ve dostlar, bu gerçek insani anlayışın başlangıcıdır.

Yorum yapın