Gelin şöyle bir düşünelim: Partnerinizle çektiğiniz harika bir fotoğrafı Instagram’a yüklüyorsunuz, belki gün batımında ya da birlikte kahkaha attığınız bir anı paylaşıyorsunuz. Etiketlemeyi bekliyorsunuz, bildirimleri kontrol ediyorsunuz. Ama hiçbir şey yok. Sessizlik. Profilini inceliyorsunuz ve fark ediyorsunuz ki sanki hiç yokmuşsunuz gibi: ne ortak fotoğraf, ne etiket, ne de hikayede adınız. “Belki de sosyal medyayı pek kullanmıyordur” diye düşünüyorsunuz. Ama bir dakika, ya bu dijital kaybolma aslında duymak istemediğiniz bir şey haykırıyorsa?
Bunun sadece dijital çağa özgü paranoya olduğunu düşünmeden önce, şunu bilin: ilişki psikologlarının bu konuda söyleyecek çok şeyi var. Ve pek de teselli edici değiller. Sosyal medya çağında ilişki davranışlarına dair yapılan araştırmalar oldukça net bir tablo çiziyor: birisi sizi dijital hayatından sistematik olarak dışlarken aynı zamanda aktif bir kullanıcıysa, bu sadece mahremiyet meselesi olmayabilir. İlişkiye duygusal yatırımının düşük olduğunun kırmızı alarm ışığı olabilir.
Dijital Hayalet: Sadece Çevrimdışı Var Olmak
Garip bir dönemde yaşıyoruz, kabul edelim. Hepimiz sosyal medyada ne kadar vakit geçirdiğimizden şikayet ediyoruz, dijital detoks yemini ediyoruz ama sonra içtiğimiz her kahveyi belgeliyoruz. Gerçek bu: Instagram, Facebook, TikTok ve WhatsApp artık kimliğimizin uzantıları. Sadece uygulama değiller, kimin olduğumuzun ve neyin bize değerli olduğunun vitrini.
İşte bu yüzden partnerinizin çift hayatı varmış gibi göründüğünde acıtıyor: sizin var olduğunuz gerçek hayat ve sizin yokmuş gibi olduğu dijital hayat. Arkadaşlarıyla fotoğraf paylaşıyor, memeler atıyor, hobilerine dair hikayeler yüklüyor ama siz? Siz onun dijital hayatının görünmez insanısınız.
Türkiye’de çiftler ve sosyal medya üzerine yapılan niteliksel bir çalışma çok ilginç bir şey ortaya koydu: sosyal ağlardaki etkileşimler çift dinamiklerinde temel bir rol oynuyor ve kıskançlığı, ihmal edilme algısını, kontrolü ve özellikle ilişkinin ciddiyetine dair algıyı etkiliyor. Basit bir dille söylemek gerekirse: partnerinizin paylaşımlarında olmamanız önemsiz bir detay değil. Beyninizin “bu kişi beni kamuya açık anlatısına dahil edecek kadar önemli görmüyor” diye işlediği bir veri.
Eksik Etiketin Ardındaki Bilim
Şimdi biri “ama sosyal medya her şey değil ki!” diye bağırmadan önce, bir adım geri atalım. Haklısınız: sosyal medya her şey değil. Ama bir şey. Ve o bir şey, özellikle sistematik olarak yok olduğunda önemli.
Sosyal Penetrasyon Teorisi, Irwin Altman ve Dalmas Taylor tarafından 1973’te geliştirilmiş ve ilişkilerin kişisel bilgilerin kademeli olarak paylaşılmasıyla derinleştiğini savunuyor. Ne kadar çok paylaşırsanız, ilişki o kadar samimi hale geliyor. Dijital çağda, sosyal medya bu paylaşımın gerçekleştiği kanallardan biri haline geldi. Partneriniz hayatını aktif olarak çevrimiçi paylaşırken sizi bu anlatının dışında bırakıyorsa, aslında samimiyetin doğal ilerlemesinde bir duvar örüyor.
Düşünün: öğle yemeğinin, köpeğinin, tatilinin fotoğrafını paylaşıyor ama sizden tek bir iz yok. Bu ne anlama geliyor? Yemeğin sizden daha fazla anlatı değeri mi var? Muhtemelen hayır. Daha muhtemel olan, altında başka bir şey var.
Dijital Çağda Aidiyet İhtiyacı
Roy Baumeister ve Mark Leary, 1995’te Aidiyet İhtiyacı Teorisi‘ni öne sürdüler ve insanların grup ve anlamlı ilişkilerin parçası olma konusunda temel bir ihtiyaçları olduğunu savundular. 2024’te bu ihtiyaç dijital görünürlük üzerinden de kendini gösteriyor. Partnerinizin çevrimiçi varlığından sürekli dışlandığınızda, beyniniz bunu aidiyetten dışlanma olarak kaydediyor ve ilişkinin sağlamlığı konusunda güvensizlik ve şüphe yaratıyor.
Bu yüzeysellik değil. Modern teknolojiyle çarpışan temel psikoloji. Birinin hayatının önemli bir parçası olarak tanınma ihtiyacınız, sadece araç bir ekran diye kapanmıyor.
Dijital Görünmezliğin Gizli (Ve Daha Az Gizli) Nedenleri
Tamam, can alıcı noktaya gelelim. Birisi partnerini sosyal medyada neden kasıtlı olarak gizlesin? Araştırmalar henüz “neden partnerini etiketlemiyorsun” üzerine spesifik çalışmalar üretmedi ama niteliksel kanıtlar bize oldukça doğru bir tablo çizmek için yeterli malzeme veriyor.
Birinci senaryo: seçenekleri açık tutmak. Açıkça söyleyelim çünkü hepimiz zaten düşünüyoruz: bazı insanlar “bekar dostu” bir profil sürdürüyor çünkü müsait görünmek istiyorlar. Mutlaka aldatıyorlar demek değil ama ilişkiye tamamen girmemişler de. Kapıdan bir ayak içerde, bir ayak dışarıda tutmak gibi. Psikologlar bunu güvensiz bağlanma örüntüleri ve düşük duygusal yatırımla ilişkilendiriyor. Birisi sizi uzun vadede istediğinden emin değilse, daha sonra herkesin önünde geri adım atmak zorunda kalmamak için sizi kamuya açık olarak “resmileştirmekten” kaçınır.
İkinci senaryo: çözülmemiş bağlılık sorunları. Çift terapisi konusunda uzmanlaşmış psikolojik kaynaklara göre, ilişkiyi sosyal medyada paylaşmaktan sistematik olarak kaçınan kişi daha derin sorunları maskeliyor olabilir: açıklanmamış memnuniyetsizlik, birlikte bir gelecek hakkında şüpheler ya da basitçe sizi öncelik olarak görmediği gerçeği. Bir şeyi kamuya açık paylaşmak onu farklı bir şekilde “gerçek” yapıyor ve bağlılıktan korkan biri için bu dehşet verici olabilir.
Üçüncü senaryo: kontrol ve kişisel güvensizlik. Bazen sorun siz değilsiniz, tam olarak o. Özgüven sorunları ya da geçmiş travmaları olan insanlar, dijital olarak bile duygusal olarak açılmayı korkutucu bulabilir. İlişki dinamikleri ve sosyal medya konusunda uzman psikolog Tara Çapar, çevrimiçi paylaşımların kıskançlık ve güven sorunlarını tetikleyebileceğini ve bunun bazı insanları koruma mekanizması olarak ilişkinin teşhirinden tamamen kaçınmaya ittiğini vurguluyor. Sorun mu? Korumaya çalıştıkları tam da şeye zarar veriyorlar.
Mahremiyeti Kırmızı Bayraktan Nasıl Ayırt Edersiniz?
Şimdi dikkat: sizi etiketlemeyen herkes kaçmayı planlamıyor. Gerçekten sosyal medya kullanmayan biri ile aktif kullanan ama sizi dışlayan biri arasında kocaman bir fark var.
Partnerinizin son on yıldan kalma üç bulanık fotoğraflı, sıfır hikayeli ve 30’u bot olan toplam 47 takipçili bir Instagram hesabı varsa, rahat olun. Sorun sizde değil, Mark Zuckerberg’den hoşlanmıyor.
Ama partneriniz günde üç hikaye paylaşan, arkadaşlarının her paylaşımını yorumlayan, kompulsif meme atan ve gerçek hayatından daha aktif dijital hayatı olan biri ama siz hiç görünmüyorsanız? Houston, bir sorunumuz var. Ve sorunun adı: davranışsal tutarsızlık. Bu, çift dinamikleri üzerine yapılan araştırmaların altında yatan ilişkisel sorunların göstergesi olarak tanımladığı gerçek kırmızı bayrak.
Tutarlılık Testi
Şu zihinsel deneyi yapın: partneriniz çevrimdışıyken sizden bahsediyor mu? Sizi arkadaşlarına tanıtıyor mu? Sizinle gelecek planları yapıyor mu? Sizi önemli kararlara dahil ediyor mu? Tüm bu sorulara cevabınız evetse, o zaman belki gerçekten sadece dijital tercih meselesi. Ama gerçek hayatta bile belirli bir “bölümleme” hissediyorsanız -yani sizi hayatının belirli alanlarından ayrı tutuyorsa- sosyal medya sorunu sadece buzdağının görünen kısmı.
Dijital Bir Sır Olduğunuzu Fark Ettiğinizde Ne Yapmalı?
Diyelim ki buraya kadar okuduktan sonra evet, gerçekten bir şeylerin uyuşmadığını fark ettiniz. Ne yaparsınız? İşte zor kısım: konuşmanız gerekiyor. Biliyorum, berbat. Hepimiz uyurken sorunların kendiliğinden çözülmesini isterdik ama iletişim ilişkilerde gerçekten işleyen tek araç.
- Suçlamayan yaklaşım: “Benden mi utanıyorsun?” ya da “Bekar görünmek istiyorsun değil mi?” gibi cümleler kurmayın. Düşünseniz bile. Bunun yerine şunu deneyin: “Paylaşımlarında hiç görünmediğimi fark ettim ve bu beni dijital hayatından dışlanmış gibi hissettiriyor. Bu konuda konuşabilir miyiz?” Birinci tekil şahıs dili, sıfır saldırı.
- Tepkiyi gözlemleyin: Asıl test burada. Size değer veren biri endişenizi dinler, başlangıçta anlamasa bile. Bakış açısını açıklayabilir, belki nasıl hissettiğinizi fark etmemiştir. Ama savunmaya geçen, konuyu açtığınız için kendinizi saçma hissettiren ya da konuyu değiştirerek karıştıran biri? O başka bir alarm işareti.
- Sınırlarınızı belirleyin: Dijital görünürlük sizin için ne kadar önemli? Anlaşma bozucu bir şey mi yoksa taviz verebileceğiniz bir konu mu? Doğru ya da yanlış cevap yok, değerlerinize bağlı. Ama neyi kabul edip neyi edemeyeceğiniz konusunda kendinize karşı dürüst olmalısınız.
- Büyük resme bakın: Sosyal medya sadece ilişki dinamiklerine açılan bir pencere. Düşük duygusal yatırımın başka işaretleri de varsa -sizi ailesine tanıtmıyor, gelecekten bahsetmekten kaçınıyor, duygusal olarak uzak, ilişki için fedakarlık yapmıyor- o zaman sorun Instagram’dan büyük.
- Profesyonel yardım düşünün: Bu durum size sürekli kaygı, özgüven erozyonu ya da tekrar eden çatışmalar yaşatıyorsa, çift terapisi yardımcı olabilir. Tarafsız bir terapist zor konuşmaları kolaylaştırabilir ve yüzeyin altında gerçekten neler olduğunu anlamanıza yardımcı olabilir.
Sosyal Medya ve İlişkilerin Büyük Paradoksu
İşte ironik olan şey: sosyal medya bizi bağlamak için yaratıldı ama ilişkilerde genellikle netlikten çok kafa karışıklığı yaratıyor. Bir yandan sevdiğimiz insanları kamuya açık kutlamak için bir yol sunuyor, öte yandan çatışma ve güvensizlikler için yeni arenalar yaratıyor.
Çiftler üzerine yapılan Türk araştırmaları tam olarak bu paradoksu vurguladı: sosyal medya kıskançlık ve aşırı kontrol tetikleyebilir ama sağlıklı kullanıldığında anlamlı anları paylaşarak bağı güçlendirebilir de. Her şey kullanım şeklinde ve özellikle çevrimiçi ve çevrimdışı sizi nasıl davrandıkları arasındaki tutarlılıkta.
Gerçek şu ki her çiftin kendi dijital dengesini bulması gerekiyor. Bazıları her şeyi paylaşıyor, bazıları neredeyse hiçbir şeyi ve bu normal. Önemli olan bunun ortak bir seçim olması, birini gizli sevgili gibi hissettiren tek taraflı bir karar değil.
Karar: Dijital Çağda İçgüdünüze Güvenmek
Özetleyelim: partneriniz aktif bir kullanıcıyken sizi sosyal medyada sistematik olarak görünmez kılıyorsa, muhtemelen altında bir şeyler var. Bu otomatik olarak ilişkinin bittiği ya da size ihanet ettiği anlamına gelmez. Ama siz ilişkiyi nasıl algılıyorsunuz ile o ilişkiyi dış dünyaya nasıl yansıtmayı seçiyor arasında bir uyumsuzluk olduğu anlamına gelir.
Dijital çağda çift dinamikleri üzerine yapılan çalışmalar bize bu tutarsızlığın görmezden gelinmemesi gerektiğini söylüyor. Bu işaretlere dikkat etmek yüzeysellik değil. Duygusal zeka. Birinin sizi kamuya açık hayatına nasıl dahil ettiği (ya da etmediği), bağlılık düzeyi ve sizi kimliğinin ne kadar ayrılmaz bir parçası gördüğü hakkında bir şeyler söylüyor.
Ama işte genellikle unuttuğumuz can alıcı nokta: sosyal medya bir aynadır, gerçekliğin kendisi değil. Tutum ve duyguları yansıtır ama ilişki değildir. Gerçek ilişki kahvaltıdaki sohbetlerde, günlük uzlaşmalarda, kimse bakmıyorken birbirinize nasıl davrandığınızda yaşanır.
O yüzden evet, dijital işaretlere dikkat edin. Ama gerçek olanlara daha da fazla dikkat etmeyi unutmayın. Birisi sizi seviyor, saygı gösteriyor ve somut, elle tutulur şekillerde hayatına dahil ediyorsa, belki sosyal medya meselesi pazarlık edilebilir. Ama dijital görünmezlik sizi ikincil hissettirdiği pek çok yoldan sadece biriyse, o zaman sorun Instagram değil. İlişkinin kendisi.
Ve o noktada, belki soru “neden beni hiç etiketlemiyor?” değil, “beni böyle hissettiren biriyle olmayı neden kabul ediyorum?” olmalı. Bu, hiçbir algoritmanın sizin yerinize cevaplayamayacağı bir soru. Sadece siz cevaplayabilirsiniz ve bir etiket hak edecek kadar önemli olup olmadığınızı asla sorgulayamayacağınız bir ilişkiyi hak ediyorsunuz.
Çünkü sonunda, sosyal medyada ya da gerçek hayatta, hepimiz bizi orada, göz önünde, gururla isteyen birini hak ediyoruz. Utanç verici bir sır gibi bir köşede gizlenmiş değil. Ve partneriniz bunu size veremiyorsa, belki verebilecek birini bulmanın zamanı gelmiştir.
İçerik Listesi
